10 Temmuz 2010 Cumartesi

Doğum Tarihine Göre Aşı Takvimi

http://www.merso.org/asihesap.htm

2010 Aşı Takvimi

Aşı Tarihi

Türkler Orta Asya’da Çinlilerden öğrendikleri variolasyon yöntemini, yani çiçek hastalığı geçirmekte olan insanların veziküllerinden aldıkları sıvıyı güneşte kurutarak diğer insanların derisine inoküle etmeyi Osmanlı döneminde İstanbul’da da uygulamaya devam etmiş, o yıllarda çok sayıda insanı öldüren çiçek hastalığından kısmen korunmuşlardır. 1718 yılında, o dönemde İstanbul’daki İngiltere başkonsolonsunun eşi olan Lady Montagu çiçeğe karşı aşılanan çocuğunun hastalıktan korunduğunu gördükten sonra, İngiltere’deki arkadaşlarına variolasyon yöntemini mektuplarla anlatmış ve çok sayıda İngiliz bu yöntemle aşılanarak ölümden kurtulmuştur. Hayvandan alınan bir mikroorganizmanın insana verilmesi ile yapılan aşılamanın ilk uygulayıcısı ise 1774 yılında Benjamin Jesty adlı bir İngiliz çiftçidir. Edward Jenner 1796 yılında aşılamayı bilimsel anlamda ilk uygulayan ve tıp dünyasına tanıtan bilim adamı olmuştur.

Aşı tarihinde ikinci önemli bilim adamı olan Louis Pasteur kuduz aşısını geliştirirken birçok kral ve kraliçe yanında Osmanlı padişahı II. Abdülhamid’den de yardım istemiştir. Padişah bu isteği karşılıksız bırakmamış, 800 bin altın ile birlikte bir nişan gönderirken, Paris’e göndereceği bir grup hekime bu aşının üretiminin öğretilmesini talep etmiştir. Nitekim Zoeros Paşa başkanlığında Pasteur’ün laboratuarına giden 7 kişilik ekip bir yıl sonra yurda dönmüş ve Pasteur’ün kuduz aşısını kullanıma sunmasından bir yıl sonra, 1886’da İstanbul’da kuduz aşısı üretmeye başlamıştır. Aşı üretim faaliyetleri savaş yıllarında da devam etmiştir. Bundan tam 70 yıl önce Ankara’da Hıfzısıhha Enstitüsü’nde 17 farklı aşının üretildiği bilinmektedir.

Türkiye’nin ilk çocuk hastanesi

Etfal Hastanesi

Türkiye’nin ilk çocuk hastanesi ve modern hastaneciliğin uygulandığı sağlık kurumudur. II. Abdülhamid tarafından 12 Şubat 1898’de henüz 8 aylıkken ölen kızı Hatice Sultan’ın anısına çocuklara hediye olarak yaptırılmıştır.
Hastane’nin önce Şişli’de Balmumcu Çiftlik-i Hümayun’u arazisi üzerinde yapılması kararlaştırılmış, Berlin’deki Kaiser und Kaiserin Friedrich Kinderkrankenhaus adlı çocuk hastanesinin planları esas alınarak 2 Haziran 1898’de inşaata başlanılmıştır. Mimarlığını Franz Niebermann, inşaat eminliğini de Vasfı Rıza Zobu’nun babası Hasan Rıza Bey yapmış, inşaatı bir yılda tamamlanmıştır.
5 Haziran 1899 günü 671 çocuğun sünnet edildiği bir düğünden sonra “Hamidiye Etfal Hastane-i Alisi” adıyla hasta kabulüne başlanmıştır. Başhekimliğine, kuruluşunda önemli payı bulunan İbrahim Paşa getirilmiştir. Din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin bütün Osmanlı çocukları parasız tedavi edilmekte ve ilaçları da hastane tarafından verilmekteydi. Pavyon sistemindeki hastanede; merkez bina, bakteriyolojihane, kimya laboratuarı, muayenehane dairesi, beş pavyon, mutfak, çamaşırhane ile etüt ve kalorifer dairesi bulunmaktaydı. Birinci pavyon deri hastalıkları ve frengiye, ikincisi cerrahiye, üçüncüsü bulaşıcı olmayan hastalıklara, dördüncüsü iç hastalıklarına ayrılmıştı.
Padişahın özel ilgisi ve İbrahim Paşa’nın bilgi ve becerisi sayesinde hızlı bir gelişme gösteren hastaneye ertesi yıl yeni bir poliklinik yapılmış, alt katına da eczane ve ecza laboratuarı kurulmuştur. 1902’de 22 yataklı yeni bir hariciye pavyonu eklenmiş, ayrıca bir kütüphane ile bir fotoğraf atölyesi açılmış, bir röntgen makinesi alınmıştır. Yine aynı yıl II. Abdülhamid, Karahisar Maden Suyu gelirini vakıf olarak hastaneye bağışlamıştır. 1903’te modern araç gereç ile donatılmış bir fiziko-terapi bölümü, ayrıca çocukların jimnastik yapması için bir yer tahsis edilmiş, serum ve aşı hazırlamak için bir laboratuar kurulmuş ve hastaneye su sıkıntısı yaşanmaması için Hamidiye suyu getirilmiştir.
1904’te ülkedeki ilk çocuk senatoryumu burada 24 yatakla hizmete girmiştir. 1905-1906’da da kadın hastalıkları, bulaşıcı hastalıklar pavyonları, kimyahane, cami ve saat kulesi yapılmıştır.
Türkiye’de ilk kez stetoskop kullanımı Dr. İbrahim Bey’in Almanya’dan getirdiği 6 stetoskopla Etfal Hastanesi’nde başlamıştır. Hastane Türkiye’de kaloriferle ısınan ilk hastane olma özelliğine de sahiptir.
Op. Dr. Rasih Emin (Arlı) ilk defa Cemil Paşa (Topuzlu) tarafından uygulanmış olan röntgen ışınları ile kanser tedavisini Hamidiye Etfal Hastanesi’nde devam ettirmiştir.
Hastane, 1900-1907 arasında ‘Hamidiye Etfal Hastahane-i Alisi’nin İstatistik Mecmua-i Tıbbiyesi’ adıyla hastanenin görevlileri ve faaliyetlerini gösteren Türkçe-Fransızca yıllıklar yayımlamıştır.
Hastane II. Meşrutiyet’e kadar en parlak dönemini yaşamış, ancak 1908’den sonra II. Abdülhamid’e duyulan tepkinin, kurduğu kurumlara yansıtılması sonucu kaderine terkedilmiştir. Önce, Maliye Nezareti’ne terk edilmiş, nezaret de idaresini Şehremaneti’ne vermiştir. Bu süreçte ödeneği azaltılmış, seçkin hekimleri ayrılmıştır. 1909’da belediyeye ait diğer sağlık kurumları ile birlikte Müessese-i Hayriye-i Sıhhiye Müdüriyeti’ne bağlanmıştır. Onarılan hastanenin donanımı, araç gereçleri yenilenmiş, röntgen dairesi tekrar düzenlenmiş ve diş hastalarına hizmet verecek bir de ünite açılmıştır.
Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlanan hastaneye bu dönemde ilaveler yapılmış ve hekim kadrosu takviye edilerek, hasta kapasitesi arttırılmıştır. Çocuk hastanesi olmasına rağmen bulunduğu yörede tam teşekküllü başka bir hastane bulunmadığından büyük yaştaki hastaları da kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu amaçla mevcut 200 yatağın 70’i büyüklere ayrılmıştır. Zamanla bu da yeterli olmayınca mevcut binaların terasları kapatılarak oda haline getirilmiş, bazı pavyonların üzerine katlar ilave edilmiş, karakol binası genişletilerek idare binası haline getirilmiş, eski idare binası da servis hizmetlerine tahsis edilmiştir. Bunlardan başka eski ve işlevini yitirmiş kimi binaların yerlerine yenileri yapılmıştır. Pera Palas’ın sahiplerinden Misbah Muhayyeş’in adına bir hayır kurumu yapılmasını vasiyet etmesi üzerine varisleri hastaneye 1967’de hizmete giren yeni bir çocuk pavyonu yaptırmışlardır.
Hastanede sağlık personeli yetiştirmek üzere 1924’te Ebe Okulu, 1946’da Hemşire-Laborant Okulu, 1954’te Yardımcı Hemşire Okulu ve 1961’de Florance Nightingale Yüksek Hemşire Okulu açılmıştır. Ayrıca 1964’ten sonra biyokimya, bakteriyoloji laborantı, anesteziyoloji ve eczane teknisyeni yetiştirme ve gözlükçülük kursları açılarak yardımcı sağlık personeli yetiştirilmiştir.
1933’te Tıp Fakültesi Haydarpaşa’dan İstanbul’a taşınınca fakültenin ortopedi ve çocuk hastalıkları klinikleri buraya yerleştirilmiş ve 1949’da Cerrahpaşa’ya taşınıncaya kadar hizmet vermiştir.
1961’de yatak kapasitesi 450’ye 1963’te 550’ye ulaşmış olan hastane binaları tadilat ve onarımlarla ilk özelliklerini kaybetmişlerdir. 1968’de temeli atılan yeni kompleksin hizmete girmesiyle 1976’da 720 yatakla hizmet vermeye başlamıştır. Zaman zaman Şişli Çocuk Hastanesi ve İstanbul Çocuk Hastanesi adlarını alan kuruluş günümüzde Şişli Etfal Hastanesi ismini taşımaktadır. Hastane bugün Sağlık Bakanlığı’na bağlı 1.050 yataklı ve tam teşekküllü bir sağlık kompleksi olarak hizmet vermeye devam etmektedir.
Etfal Hastanesi Saat Kulesi ve Mescidi
II. Abdülhamid tarafından 1899’da yaptırılan Hamidiye Etfal Hastanesi’nin bahçesindedir. İtalyan mimar R. d’Aronco’nun projesine göre 1907’de inşa edilmiştir.
Hastane yönetimi tarafından yayımlanan Hamidiye Etfal Hastahane-i Alisi’nin İstatistik Mecmua-i Tıbbiyesi (Annales, 1907) adlı yayında, projesinin hastane başmimarı ve Mühendishane-i Hümayun hocalarından Mahmud Şükrü Bey tarafından hazırlandığı ve inşa edildiği belirtilmektedir. Öte yandan Udine Kent Müzesi (Civici Museum) Arşivi’nde kule ve mescidin mimar R. d’Aronco tarafından tasarlanmış imzalı bir projesi ve eskizleri bulunmaktadır.
Proje ve yapı 1981’de R. d’Aronco’nun adına düzenlenen sempozyumda tanıtılmış; d’Aronco’nun projesinin Mahmud Şükrü Bey tarafından bazı değişiklikler yapılarak kullanıldığı belirtilmişti. Milli Saraylar Arşivi’ndeki bazı belgelere göre de d’Aronco’nun yapımın gözetimi için bir diğer İtalyan mimar Felix Pellini’nin adını verdiği anlaşılmaktadır. Ancak Felix Pellini’nin yapım aşamasında çalışıp çalışmadığı henüz bilinememektedir. Özetle yapımda d’Aronco’nun projesinin kullanıldığı ancak uygulamanın büyük olasılıkla F. Pellini tarafından yapıldığı ve Mahmud Şükrü Bey’in katkısının değişiklik direktifleri olarak ve resmi düzeyde bir uygulama yürütücülüğü olarak varlığı söylenebilir.
R. d’Aronco’nun projesi, uygulanan yapıt ile büyük benzerlik taşımaktadır. Hastanenin yapılmasına özel bir ilgi gösteren II. Abdülhamid’in bir mescit ve saat kulesi yapılması emrini ve siparişini, d’Aronco’nun doğal olarak dikkatle ele aldığı bellidir. Mimar, son derece ilginç bir yaklaşımla mescit ve minare işlevini de vermiş ve sonuçta aynı zamanda bir anıt da olan tasarımını gerçekleştirmiştir.
Yapıt, zeminde, 10x13 m boyutunda dikdörtgen bir plana sahiptir. 0,70x0,70 m ölçüsünde dört çift ayak tarafından taşınan düz atkılı bir örtüsü ve kiremit kaplı bir çatısı vardır. D’Aronco’nun projesinde mescidin içine yerleştirilmiş olan kule, uygulamada yarım aks dışarı alınmış; daha geniş ve işlevsel bir iç mekan elde edilmiştir. Yine d’Aronco’nun projesinde üstü geniş bir saçakla örtülmüş olan ve mescidi çepeçevre dolaşması öngörülen revaklar iç mekana alınmıştır. D’Aronco’nun projesinde revaklı bölüme üç yandan çıkılmaktadır. Mevcut yapıda ise biri saat kulesine diğeri mescit bölümüne ait olmak üzere iki giriş vardır.
D’Aronco’nun proje ve eskizleri art nouveau ve oryantalist çeşitlemeler ile daha sofistike öneriler içermektedir. Uygulama ise bazı oryantalist motifler içeren daha klasik, sade ve durağan bir tasarıma işaret etmektedir. Dönemin yazılarında yapı için style Turc (Türk üslubu) teriminin kullanıldığı görülmektedir.
Yaklaşık 20 m yüksekliğindeki kule, kare planlıdır. Kırmızı tuğla ve beyaz mermerin renk almaşığının kullanıldığı bir cephe düzenlemesi yapılmıştır. Köşeler ayrık derzli taş kaplama ile çerçevelenmiş, ortası tuğla ile örülmüştür. Eksende yüksek ve sivri kemerli ve mukarnas üzengili bir nişe oturan pencereler vardır. Kemer alanının içine ise saat yerleştirilmiş, pencere bölümü de bir çift gotik kemerli kayıtla bölünmüştür. D’Aronco’nun eskizlerinde üçgen alınlık içinde gösterilen giriş kapısı, burada üstü sivri kemerli bir çerçeve içindedir. Bu kemer kısmında binanın kitabesi vardır.
Kulenin gövdesi, dört kenarını çevreleyen bir balkon-şerefe ile bitirilmiştir. Bu balkon-şerefenin kenar ortalarına birer çanakla desteklenen küçük dairesel çıkmalar yapılmıştır. Mermerden korkulukları olan balkon bölümü alttan bir dizi takozla dekoratif olarak desteklenmiştir.
Üst kesim, yine ayrık derzli taş örgülüdür. En üstte köşeleri tutan dört küçük dekoratif pilon, proje ve eskizlerde olmayan ama mimarın daha eski çalışmalarında kullandığı bir motiftir.
Kulenin saatinin hem alaturka hem de alafranga saati gösterdiği “porcelaine diaphane”dan yapıldığı; rakamların porselen üzerine siyahla boyanmış olduğu ve geceleri aydınlatıldığı, dönemin yayınlarından anlaşılmaktadır.
Günümüzde yapının mescit bölümü değiştirilmiş ve hemşire yemekhanesi yapılmıştır. Kulenin saati ise maalesef mevcut değildir.

Kaynak:Alaaddin Apaydın, Kentimistanbul Semt Kitapçıkları

Çocuk Terbiyesinde Valide

Çocuk eğitimine dair Edhem Nejat* tarafından İkinci Meşrutiyet'ten sonra kaleme alınmış:

"Vâlideler bir millette en mühim ve ağır vazife karşısında bulunurlar. Ben der ve iddia ederim ki, anaların toplum katmanındaki konumu her şeyden, bütün düşündüklerimizden büyüktür. Bütün milletin nesillerinin yeni evlâdlarını doğuracak valideler bunun için analık sanatını, çocuk terbiyesini pek güzel bilmelidirler...
Çok teessüfler ederim ki, vâlidelerimiz çocuk büyütmek sanatının bir kısmına bile vâkıf değil, tamamıyla cahildirler. Vâlideler ya körü körüne çocuklarını gelişi güzel büyütüyorlar, veyâhut ecdaddan kalma bir takım cahilâne usuller, kocakarı telkinleriyle büyütüyorlar. Her ikisinin zararı da iliklerimize kadar işliyor, bizi mahvediyor, nesillerimizi küçültüyor, harab ediyor. Eskiden dillere destan olan Osmanlı-Türk kuvveti, varlığı, gerçeği bugün yok oldu. Bunun sebeplerinden birisi de vâlide terbiyesinden kaynaklandığından hiç şüphe etmemeli. Çünkü vâlideler ne çocuğu emzirmesini, ne de çocuğa bakmasını ve yedirmesini biliyorlar. Bunun için bugünkü çocuklar hep hasta, sıtmalı, ağrılı, sızılı, çelimsiz, aptal, arsız, tembel, uyuşuk yetişiyorlar. Bunları görüyoruz. Gören gözler, düşünen fikirler, bunların zararlarını hissediyor da hâlâ uyuyor, hâlâ kadınlarımızı adam etmenin yolunu aramıyoruz. Ne kadar erkek mektebi açsak, ne kadar üniversiteler tesis etsek, kadınlar böyle cahil oldukça boştur, boştur. İşe esastan, kökten başlamalı...
Vâlidenin en mühim vazifesi çocuk dünyaya geldiği hengâme/ telaş ve karışıklıktır. Aman yâ Rabbi! Validelerin çocukları dünyaya geldiği zaman, çocuğu terbiye etmek için neler yaptıkları düşünüldükçe insanın çıldıracağı geliyor. Vâlideler, evet bütün şefkat hisleri, kendilerine göre büyük bir özen göstererek çocuklarına bakıyorlar. Fakat heyhât ki, vâlide bilmiyor, her hareketi ile çocuğun taze ömrünü zehirliyor.
Ben burada yalnız annelerin mini mini çocuklarına verdikleri terbiyenin, beden terbiyesi ve sıhhati kapsayan yönünü söyleyeceğim. Söyleyeceğim şeyler hepimizi düşündürecek hakikatlerdir. İçtimai durumumuzu ve görgü kurallarını böyle araştırmazsak, tenkid etmezsek, kusurlarımız bizi yavaş yavaş yok oluşa doğru sürükler. Anadolu'yu ve Rumeli'yi şöyle bir dolaşırsak, bizi bütün elemlerle karşılayan sarı benizli, sıtmalı, hareketsiz, eski yüce Türklerin evladını görür, o vakit eyvah demenin yalnız İstanbul'u değil, bütün Osmanlı'yı kapsadığını anlarız. Osmanlılık dünyası çocukların eğitimsizliği yüzünden yıkılıyor da, o dünyada oturanlar, akıl ve fikir taşıyanlar pek yazık ki mışıl mışıl uyuyorlar.
Size terbiye tarzı ve bakıp beslemedeki kusurları birer birer anlatayım ki, bu kadar söz söylemeye hatta feryâd etmeye haklı mıyım, değil miyim, takdir edilsin:
Çocuk dünyaya geleceği zaman bîçare vâlide birçok zorluklar içinde, birçok cahil kadınların, cahil ebelerin içinde kalır. Başına bir sürü kadın toplanır. Çocuğun dünyaya geleceği âna kadar kadın havasızlıktan, izdihamdan, bir takım vahim adetlerden ölür. Bu, loğusalık zamanında geçerlidir. Loğusa hanımın odasına dalmak, hatırını sorup suallemek, loğusa şerbeti içmek, havayı kirletmek, validenin ve çocuğun hayatını zehirlemek, mutlaka lüzumlu bir adettir. Eğer bu kalabalık misafirler böyle ağırlanmazsa ayıp olur, konu- komşunun ağzına düşmekten korkulur. Ama havanın kirlenmesinden, her cins ziyaretçinin üstleri- başları, ayakkabıları, vücutları ile getirecekleri şüphesiz olan muzır mikroplardan henüz şekillenmenin ilk devresinde bulunan mini mini, doğurma münasebeti ile her türlü hastalıkları yenmeye muktedir olmayan vâlide müteessir olacakmış, kimin üzerine vazife... Nice hanımlar lohusalıklarından birkaç ay sonra sararıp solup döşeğe düşüyor, mezara gidiyorlar. Buna hep ve bunun gibi şeyler sebep oluyor.
Çocuk dünyaya geldiği zaman göbeği düşmez ise evde ne kadar kadın varsa, hepsi çocuğun göbeğine tükürürler. Bazı akıllı ve tahsil görmüş ebe hanımlar, mikrobun yapacağı vahim tesirleri anlatarak bu hareketten men ederler. Kadınlar "Aaaa! Mikrop nedir? Bir de başımıza bu mikrop çıktı! Üstümüze iyilik sağlık! Şimdiye kadar mikrop yok muydu?..." nakaratlarıyla "Günah değil mi hanımlar! Haydi, ebe hanım gelmeden tükürelim..." derler. Ama bilmezler ki, çocuğun, ellerinde birer emanet olan ömrüne iğne ucu ile en müthiş zehirleri sokuyorlar.
Çocuklarını uyutarak beşik başında lâf çalmak, keyif çatmak câhil annelerin en birinci eğlencesidir. Badem yağı ile Hindistan cevizini bir toprak çanağın altına sürerler. Çocuğun ağzına uyusun diye verirler. Bazen de haşhaş ve siyah bal yedirirler. Bunlar çocuk için zehirdir. Çocuğu hem çelimsiz, hem aptal yapar.
Çocuk bir parça büyüdü mü, vâlide bulduğunu çocuğun midesine doldurur. Günün birinde zavallı çocuk sıska olur, karnı şişer, boynu ipincecik olur. Koca bir kafa, incecik bir bacak ile acayip bir şekil alır. Böyle oldu mu, artık komşu hanımlar, ihtiyar nineler bin türlü tavsiyede bulunurlar, Bahçekapısı'ndaki kırbacıya götürürler. Kırbacı dedikleri adam paraları yutar. Aksaray'daki talakçıya götürürler. Telâşa düşülür. Her ağızdan bir lâf. Kurşuncu Hanım da tavası-çanağı ile gelir; çocuğun üstüne cozzz diye dökerken, bazen sıçrar, çocuğu yakar. Kurşuncu Hanım o vakit, "Aaaa! Ne yapayım hanım! Çok nazar değmiş" deyip işin içinden çıkar. Kurşunun aldığı şekle göre kurşuncu kadın çocuğun hastalığını keşfeder...
Bazı çocuklar kırklama olurmuş. O vakit ahırda bir-iki böcek bulur, bileğine karnına kor ve sararlar. Onlar da orada pek güzel kokar. Bu sıska çocuk yavaş yavaş bozulur; karın şişliği kaybolur, kemikler meydana çıkar, bacakları çarpılır, elmacık kemikleri gözükür. Artık hanımlar buna bin türlü isim takarlar. Çocuk günün birinde bütün bu fena büyütmenin kurbanı olarak ölür. Artık "Filan hanımın nazarı değdi de ondan öldü" mü demezler; neler demezler..."*

* Geniş bilgi için bkz. Edhem Nejat, "Çocuğun Terbiyesinde Vâlide", Sırat-ı Müstakim, S. 157, İstanbul 1327, s. 13- 15.